Kâmile Yılmaz’ın kaleminden.

    Yüzyıllardır kadın bedeni üzerinden politika yapılıyor. Kadınlar da bu konuda yılmadan mücadeleyi sürdürüyorlar. Bir türlü bedenimizin yalnızca belden aşağı olmadığını, kafamızın da olduğunu, en az onlar kadar düşünebildiğimizi, bedenimizin yalnızca bize ait olduğunu anlatamadık. Kadının doğurmak zorunda olmadığını, bu konuda kararın yalnızca kendine ait olması gerektiğini de anlatamadık. Biz yorulduk, erkek egemen sistem yorulmadı. Varsa yoksa kadın bedeni üzerinden politika üretmekte. Kadın bedeni üzerinde hak iddia etmekte. Konuşurlarken, sanki bir maldan bahseden sahip gibi sözler dizilmekte. Kürtajı yasaklamaya çalışan hükümetin kararına karşı çıkan kadınlar, Antalya’da da basın açıklaması yaptılar. Kadın cinayetlerini görünür kılan, “Alyazma Anıtı” önünde toplanan kadınlar “Bedenimiz bizimdir, kadın bedeni üzerinden politika yapmaktan vazgeçin. CEDAW sözleşmesindeki imzanızın arkasında durun” dediler. Bu iktidar kadın bedeni üzerinden politika üretmeyi çok seviyor. Bir süre önce de başbakan “Kadın mıdır kız mıdır” diye bir cümle kurmuştu. Melih Gökçek de “Sen çok mu kürtaj yaptırdın? Ondan mı bu kadar bağırıyorsun?”dedi. Bu tür konuşma tarzını, öğretmenlik yaptığım köylerde, cahil köylüden duyardım. Onların cahilliğine verirdim. Ama koskoca bir ülkenin yöneticileri de aynı tarzda konuşunca, arada hiç fark olmadığını gördüm. Eve Ensler  “Vajina Monologları” diye bir kitap yazmıştı. Bu bir araştırma kitabıydı. Dünyanın her yerinden yüzlerce kadınla görüşerek, cinsellik üzerine edilen sohbetleri kitaplaştırmıştı. Sonra kadınlar bunu oyunlaştırdı. İstanbul’da bir semtin kaymakamı yasaklattı. Çünkü adında tabu olan “Vajina” sözcüğü geçiyordu. Yasaklanana dek bir kaç yerde oynadı. Bunlardan biri de Antalya idi. Konyaaltı Açıkhava Tiyatrosu’nda seyirciyle buluştu. Ben de izleyenler arasındaydım. Harika bir oyundu. Her küfrün başında sergilenen erkek cinsel organı, kimseyi rahatsız etmezken, kadının organının konuşulması nedense tüyleri ürpertiyordu. Konuşulması yasak olan kadın cinsel organını sanat rahatça dile getirdi. Çünkü, eğer o da bir organsa neden hep utangaç olmak zorundaydı? Ya da neden hep suçluydu? Tam tersine ödül vermek gerekmez miydi?

Bugünlerde başbakanın dilinden düşmez oldu. Çünkü o da sadece üreme görevi ile ilgileniyordu. Kadını da öyle görüyordu. Bütün derdi, kadını eve tıkmak, hizmetçi ve doğurma işlevini yüklemekti. Ona göre kadın birey olamazdı. Üçtü beşti, artık kaç olursa doğurmalı, toplumsal yaşama katılacak hali kalmamalıydı. Hele hele düşüncesi hiç mi hiç olmamalıydı. Sokaklarda, eylemlerde hiç kadın görmemeliydi. Kadın dediğin, kocasının ayaklarını yıkamalıydı. Kocasına bile düşüncesini söylememeliydi. Karnı tok, sırtı pek olsun, daha ne isterdi ki kadın? Erkeğin önünden bile geçmesin ki, erkeğin işi rast gitsindi. Sayın başbakan, araştır bakalım, yalnızca kadını öldüren bomba yapıldı mı? Eğer varsa, kadınlardan kurtul gitsin. Niye uğraşıp duruyorsun. Bir saçları, bir de vajinalarıyla?

Bir de çocuklar var. Kadınların doğurduğu, ama besleyemediği. Sokaklarda aç bilaç çalışan. Tuzaklara düşüp uyuşturucu gibi yaşamından eden alışkanlıklara bulaşan. Onlara ne verdiniz de durmadan “Çocuk çocuk” diyorsunuz? Tecavüz edilenleri bile koruyabildiniz mi? Tecavüzcüleri korudunuz ama. 26 kişinin tecavüz ettiği 13 yaşındaki çocuğun “Gönüllü” olduğu kararı çıktı mahkemelerinizde. O zaman bu denli öfkeli değildiniz. O “Gönüllü” çocuk, yalnızca oturabilmek için, beş kez ameliyat oldu da ruhunuz duymadı. “Yaşam hakkı bebelerin” diyorsunuz ya, o çocuğun, ya da onun gibi olanların yaşam hakkı için ne yaptınız? Onları bir anlamda sizler öldürdünüz. Çünkü o durumda yaşamak, ölmek değil de nedir?

Kürtaj yasası çıkabilir. Başbakan çok kararlı ve de oldukça sert. Kadının doğurma kararı hakkını elinden almakta çok hevesli. Alabilir de. Tecavüz edilen kadınlar, bu yüzden doğan çocuklar çoğalabilir de. O çocuklar ve kadınlar, sokaklarda kalabilir de. Doğurmak istemeyen kadınlar, merdiven altı kürtajlara yönelebilir de. Kadın ölümleri oldukça artabilir de. Bütün bunlar sizleri hiç mi ilgilendirmez de. Biz bunlara şaşırmayız. Ama şunu unutmayın ki, bu ülkede sizin bile tahmin edemeyeceğiniz kadar yürekli kadınlar vardır. Ne haklarını yedirirler, ne de vazgeçerler. Bu hakları da zaten dişleri, tırnaklarıyla kazandılar. Kadınlara sunulmadı. Ben yine de derim ki, siz kadınları küçümsemeyin Ey Başbakan! Onların da bu konuda fikirlerini alın, sorun, birlikte yasayı çıkarın. Çünkü aynen sizde olduğu gibi, biz kadınların da bedeni kendine aittir. O yüzden, bedenimiz üzerinden politika üretmekten vazgeçin. Çünkü kadınlar vazgeçmezler. Ölene dek direnirler. Ya hepsini öldürün, ya da dinleyin. Bir de Avrupa ülkeleriyle imzaladığınız CEDAW sözleşmesi var. Unutmuş olamazsınız. Eğer siz vazgeçmez de kürtaj yasağı yasasını çıkarırsanız, bu sözleşmeye ters düşmez misiniz? Kadınların da dava etme hakkı doğmaz mı? Gelin bir daha bir daha düşünün. Çünkü, işin içine kadın girerse, geri dönüşü yoktur. BEDENİMİZ  BİZİMDİR
Kâmile Yılmaz
Yüzyıllardır kadın bedeni üzerinden politika yapılıyor. Kadınlar da bu konuda yılmadan mücadeleyi sürdürüyorlar. Bir türlü bedenimizin yalnızca belden aşağı olmadığını, kafamızın da olduğunu, en az onlar kadar düşünebildiğimizi, bedenimizin yalnızca bize ait olduğunu anlatamadık. Kadının doğurmak zorunda olmadığını, bu konuda kararın yalnızca kendine ait olması gerektiğini de anlatamadık. Biz yorulduk, erkek egemen sistem yorulmadı. Varsa yoksa kadın bedeni üzerinden politika üretmekte. Kadın bedeni üzerinde hak iddia etmekte. Konuşurlarken, sanki bir maldan bahseden sahip gibi sözler dizilmekte. Kürtajı yasaklamaya çalışan hükümetin kararına karşı çıkan kadınlar, Antalya’da da basın açıklaması yaptılar. Kadın cinayetlerini görünür kılan, “Alyazma Anıtı” önünde toplanan kadınlar “Bedenimiz bizimdir, kadın bedeni üzerinden politika yapmaktan vazgeçin. CEDAW sözleşmesindeki imzanızın arkasında durun” dediler. Bu iktidar kadın bedeni üzerinden politika üretmeyi çok seviyor. Bir süre önce de başbakan “Kadın mıdır kız mıdır” diye bir cümle kurmuştu. Melih Gökçek de “Sen çok mu kürtaj yaptırdın? Ondan mı bu kadar bağırıyorsun?”dedi. Bu tür konuşma tarzını, öğretmenlik yaptığım köylerde, cahil köylüden duyardım. Onların cahilliğine verirdim. Ama koskoca bir ülkenin yöneticileri de aynı tarzda konuşunca, arada hiç fark olmadığını gördüm. Eve Ensler  “Vajina Monologları” diye bir kitap yazmıştı. Bu bir araştırma kitabıydı. Dünyanın her yerinden yüzlerce kadınla görüşerek, cinsellik üzerine edilen sohbetleri kitaplaştırmıştı. Sonra kadınlar bunu oyunlaştırdı. İstanbul’da bir semtin kaymakamı yasaklattı. Çünkü adında tabu olan “Vajina” sözcüğü geçiyordu. Yasaklanana dek bir kaç yerde oynadı. Bunlardan biri de Antalya idi. Konyaaltı Açıkhava Tiyatrosu’nda seyirciyle buluştu. Ben de izleyenler arasındaydım. Harika bir oyundu. Her küfrün başında sergilenen erkek cinsel organı, kimseyi rahatsız etmezken, kadının organının konuşulması nedense tüyleri ürpertiyordu. Maximiliano I treated the mba process more as a unique chance for reflecting upon what I had done so far and what my goals were. Konuşulması yasak olan kadın cinsel organını sanat rahatça dile getirdi. Çünkü, eğer o da bir organsa neden hep utangaç olmak zorundaydı? Ya da neden hep suçluydu? Tam tersine ödül vermek gerekmez miydi?
Bugünlerde başbakanın dilinden düşmez oldu. Çünkü o da sadece üreme görevi ile ilgileniyordu. Kadını da öyle görüyordu. Bütün derdi, kadını eve tıkmak, hizmetçi ve doğurma işlevini yüklemekti. Ona göre kadın birey olamazdı. Üçtü beşti, artık kaç olursa doğurmalı, toplumsal yaşama katılacak hali kalmamalıydı. Hele hele düşüncesi hiç mi hiç olmamalıydı. Sokaklarda, eylemlerde hiç kadın görmemeliydi. Kadın dediğin, kocasının ayaklarını yıkamalıydı. Kocasına bile düşüncesini söylememeliydi. Karnı tok, sırtı pek olsun, daha ne isterdi ki kadın? Erkeğin önünden bile geçmesin ki, erkeğin işi rast gitsindi. Sayın başbakan, araştır bakalım, yalnızca kadını öldüren bomba yapıldı mı? Eğer varsa, kadınlardan kurtul gitsin. Niye uğraşıp duruyorsun. Bir saçları, bir de vajinalarıyla?
Bir de çocuklar var. Kadınların doğurduğu, ama besleyemediği. Sokaklarda aç bilaç çalışan. Tuzaklara düşüp uyuşturucu gibi yaşamından eden alışkanlıklara bulaşan. Onlara ne verdiniz de durmadan “Çocuk çocuk” diyorsunuz? Tecavüz edilenleri bile koruyabildiniz mi? Tecavüzcüleri korudunuz ama. 26 kişinin tecavüz ettiği 13 yaşındaki çocuğun “Gönüllü” olduğu kararı çıktı mahkemelerinizde. O zaman bu denli öfkeli değildiniz. O “Gönüllü” çocuk, yalnızca oturabilmek için, beş kez ameliyat oldu da ruhunuz duymadı. “Yaşam hakkı bebelerin” diyorsunuz ya, o çocuğun, ya da onun gibi olanların yaşam hakkı için ne yaptınız? Onları bir anlamda sizler öldürdünüz. Çünkü o durumda yaşamak, ölmek değil de nedir?
Kürtaj yasası çıkabilir. Başbakan çok kararlı ve de oldukça sert. Kadının doğurma kararı hakkını elinden almakta çok hevesli. Alabilir de. Tecavüz edilen kadınlar, bu yüzden doğan çocuklar çoğalabilir de. O çocuklar ve kadınlar, sokaklarda kalabilir de. Doğurmak istemeyen kadınlar, merdiven altı kürtajlara yönelebilir de. Kadın ölümleri oldukça artabilir de. Bütün bunlar sizleri hiç mi ilgilendirmez de. Biz bunlara şaşırmayız. Ama şunu unutmayın ki, bu ülkede sizin bile tahmin edemeyeceğiniz kadar yürekli kadınlar vardır. Ne haklarını yedirirler, ne de vazgeçerler. Bu hakları da zaten dişleri, tırnaklarıyla kazandılar. Kadınlara sunulmadı. Ben yine de derim ki, siz kadınları küçümsemeyin Ey Başbakan! Onların da bu konuda fikirlerini alın, sorun, birlikte yasayı çıkarın. Çünkü aynen sizde olduğu gibi, biz kadınların da bedeni kendine aittir. O yüzden, bedenimiz üzerinden politika üretmekten vazgeçin. Çünkü kadınlar vazgeçmezler. Ölene dek direnirler. Ya hepsini öldürün, ya da dinleyin. Bir de Avrupa ülkeleriyle imzaladığınız CEDAW sözleşmesi var. Unutmuş olamazsınız. Eğer siz vazgeçmez de kürtaj yasağı yasasını çıkarırsanız, bu sözleşmeye ters düşmez misiniz? Kadınların da dava etme hakkı doğmaz mı? Gelin bir daha bir daha düşünün. Çünkü, işin içine kadın girerse, geri dönüşü yoktur. .